Aile Mahkemelerinde Arabuluculuk Tehdidi ve Toplumsal Yıkım Riskleri
Kıymetli vatandaşlar ve hukukun üstünlüğüne inanan değerli okurlarım. Ben Avukat Aydın Aydar. Meslek hayatımın çok büyük bir bölümünü adliye koridorlarında, aile mahkemelerinin duruşma salonlarında ve insanların hayatlarının en zorlu dönemeçlerinden biri olan boşanma süreçlerinde onlara hukuki rehberlik ederek geçirdim. Yıllar boyunca edindiğim tecrübeler, şahit olduğum gözyaşları, dinlediğim hayat hikayeleri ve savunduğum haklar bana bir gerçeği çok net bir biçimde öğretti. Hukuk sadece kağıt üzerinde yazan kanun maddelerinden ibaret değildir. Hukuk, insan hayatına doğrudan dokunan, toplumsal barışı tesis eden ve en önemlisi zayıfı güçlüye karşı koruyan yegane kalkandır. Bugün sizlerle son günlerde sıklıkla konuşulan, haber bültenlerinde ve meclis kulislerinde tartışılan çok kritik bir meseleyi, boşanma davalarında arabuluculuk dayatmasını tüm şeffaflığıyla konuşmak istiyorum.
Sürekli olarak yargının iş yükünün azaltılması gerektiği, mahkemelerin dosya sayıları altında ezildiği ve bu nedenle alternatif uyuşmazlık çözüm yöntemlerinin yaygınlaştırılması gerektiği ifade ediliyor. Ticari davalarda, işçi ve işveren uyuşmazlıklarında veya tüketici sorunlarında bu yöntemlerin işe yaradığını hepimiz görüyoruz. Ancak söz konusu olan aileyi ilgilendiren hukuki süreçler olduğunda, meseleye bir şirket tasfiyesi veya bir alacak verecek hesabı gibi yaklaşamayız. Bu nedenle en baştan çok net ve kesin bir dille belirtmek zorundayım. Aile hukukunda, özellikle de evlilik birliğinin sonlandırılması anlamına gelen boşanma süreçlerinde zorunlu arabuluculuk kesinlikle uygulanamaz ve uygulanmamalıdır. Şimdi sizlere bu itirazımın temelinde yatan sosyolojik, psikolojik ve hukuki gerekçeleri en ince ayrıntısına kadar anlatacağım.
Evlilik Kurumu ve Ticari Zihniyetin Uyuşmazlığı
Hukuk sistemimizde arabuluculuk temelde tarafların üzerinde serbestçe tasarruf edebilecekleri, yani kendi özgür iradeleriyle vazgeçebilecekleri veya değiştirebilecekleri özel hukuk uyuşmazlıkları için öngörülmüştür. İki tacir aralarındaki bir sözleşmeden doğan zararı tartışırken masaya oturup kar ve zarar hesaplaması yapabilirler. Biri alacağının bir kısmından vazgeçer, diğeri ödeme takvimini esnetir ve ortada buluşurlar. Çünkü bu masada tartışılan tek şey paradır ve paranın telafisi her zaman mümkündür.
Oysa evlilik birliği iki insanın sadece aynı evi paylaşmak üzere imzaladığı basit bir barınma sözleşmesi değildir. Evlilik, toplumun temel yapı taşı olan, anayasal güvence altına alınmış, içinde derin duygusal bağları, ortak bir geçmişi, müşterek çocukları ve mahrem sırları barındıran kutsal bir müessesedir. Boşanma ise bu müessesenin yıkılış sürecidir. İnsanlar boşanma kararı aldıklarında genellikle ağır travmalar, aldatılma hissi, derin bir hayal kırıklığı, yoğun öfke ve bazen de nefret gibi çok güçlü duygularla boğuşurlar.
Böylesine karmaşık ve hassas bir ruh hali içindeki iki insanı, sanki bir ticari malın pazarlığını yapıyormuş gibi resmi bir masaya oturtup uzlaşmalarını beklemek insan psikolojisini hiç anlamamak demektir. Aile mahkemesi hakimleri önlerine gelen dosyalarda sadece tarafların ne istediğine bakmazlar. Türk Medeni Kanunu hakime aileyi koruma ve kamu düzenini sağlama görevi vermiştir. Hakim gerektiğinde taraflar anlaşmış olsa bile müdahale eder, sorular sorar ve vicdani kanaatini oluşturur. Çatışmanın bu kadar kişisel ve yaralayıcı olduğu bir alanda meseleyi devletin resmi mahkemelerinden alıp özel arabuluculuk ofislerine devretmek, devletin aileyi koruma görevinden el çekmesi anlamına gelir.
Masadaki Görünmez Güç Dengesizliği ve İrade Sakatlığı
Arabuluculuğun felsefesinde eşitlik ilkesi yatar. Masaya oturan iki tarafın da müzakere etme gücünün, ekonomik bağımsızlığının ve psikolojik direncinin birbirine denk olduğu varsayılır. Eğer taraflar arasında belirgin bir güç farkı varsa o masadan adaletli bir uzlaşma değil, ancak güçlünün zayıfa boyun eğdirdiği bir teslimiyet belgesi çıkar.
Ülkemizin sosyolojik haritasına, kültürel yapısına ve kadının toplumdaki konumuna gerçekçi bir gözle baktığımızda bu eşitlik varsayımının aile içinde çoğu zaman bir hayalden ibaret olduğunu görürüz. Birçok evlilikte maalesef ekonomik güç tamamen bir tarafın elinde toplanmıştır. Çalışmasına izin verilmeyen, meslek edinmesi engellenen, kendi adına hiçbir banka hesabı veya mal varlığı bulunmayan binlerce mağdur eş vardır. Bu kişiler yıllar boyunca sadece ekonomik değil, aynı zamanda yoğun bir psikolojik baskı ve görünmez bir tahakküm altında yaşamlarını sürdürmek zorunda bırakılmışlardır.
Böyle bir tablo içerisinde yıllarca eşinin gölgesinde ezilmiş, özgüveni zedelenmiş ve korkutulmuş bir bireyi, o güne kadar kendisine tahakküm eden kişiyle baş başa aynı odaya kapatıp haklarını savunmasını bekleyemezsiniz. O masada görünürde bir fiziksel şiddet olmasa bile, güçlü olan tarafın bir bakışı, bir ses tonu veya üstü kapalı bir tehdidi zayıf olan tarafın iradesini tamamen felç etmeye yetecektir.
Ekonomik olarak çaresiz bırakılmış bir anne, sırf çocuklarını görebilmek veya sokakta kalmamak adına hakkı olan yoksulluk nafakasından, tazminattan veya ev üzerindeki haklarından feragat etmeye zorlanabilir. Arabulucu ne kadar profesyonel olursa olsun, kapalı kapılar ardında yıllarca inşa edilmiş bu korku imparatorluğunu bir iki saatlik toplantıda çözemez. Mahkeme salonunda hakimin cübbesi devletin koruyucu gücünü temsil ederken, arabuluculuk ofisindeki sivil masa mağduru yalnız ve savunmasız bırakacaktır. Bu durum açıkça zulmün yasal bir kılıfa büründürülmesinden başka bir şey değildir.
Velayet ve Çocuğun Üstün Yararı Pazarlık Malzemesi Yapılamaz
Boşanma davalarının en can yakıcı, en hassas ve üzerinde en çok titrenmesi gereken konusu şüphesiz müşterek çocukların durumudur. Hukuk sistemimiz ve taraf olduğumuz uluslararası sözleşmeler çocuğun üstün yararı ilkesini her türlü yetişkin çatışmasının üzerinde tutar. Bir çocuğun hangi ebeveyniyle yaşayacağı, diğer ebeveyniyle hangi günlerde görüşeceği, eğitim ve sağlık giderlerinin nasıl karşılanacağı gibi hayati konular anne ve babanın anlık öfkelerine, intikam hırslarına veya maddi hesaplarına kurban edilemez.
Aile mahkemelerinde velayet konusu tartışılırken hakim asla sadece anne ve babanın beyanlarıyla yetinmez. Mahkeme bünyesinde görev yapan pedagoglar, psikologlar ve sosyal hizmet uzmanları devreye girer. Bu uzmanlar çocuğun yaşayacağı ev ortamını bizzat ziyaret eder, okuluyla görüşür, çocuk idrak çağındaysa onunla baş başa özel seanslar yapar ve ebeveynlerin psikolojik durumlarını analiz ederler. Tüm bu detaylı ve bilimsel araştırmaların sonucunda mahkemeye kapsamlı bir rapor sunulur. Hakim bu raporu, kendi gözlemlerini ve yasanın emrettiği kuralları harmanlayarak çocuk için en güvenli, en sağlıklı ve en huzurlu ortamı belirler.
Zorunlu arabuluculuk sürecinde ise bu hayati mekanizmaların hiçbiri yoktur. Anne ve baba kendi aralarında çekişirken çocuğu bir koz olarak kullanabilirler. Örneğin maddi olarak yükümlülük altına girmek istemeyen bir baba sırf nafaka ödememek için velayeti anneye bırakmayı kabul edebilir. Ya da tam tersi, çocuğunu koz olarak kullanan bir eş karşı tarafı tazminat taleplerinden vazgeçmeye zorlayabilir. Bu tür kirli pazarlıkların sonucunda imzalanan bir arabuluculuk tutanağı çocuğun belki de bütün geleceğini, eğitim hayatını ve psikolojik gelişimini geri dönülmez bir şekilde mahvedecektir. Devlet çocukların geleceği üzerinde kumar oynanmasına izin veremez ve velayet gibi kamu düzenini ilgilendiren bir konuyu özel sözleşmelerin konusu haline getiremez.
Şiddet Gerçeği ve Hak Arama Hürriyetinin Engellenmesi
Aile içi şiddet, toplumumuzun kanayan en derin yaralarından biridir. Sadece fiziksel şiddet değil, cinsel şiddet, psikolojik şiddet ve ekonomik şiddet de boşanma davalarının en temel sebepleri arasında yer almaktadır. Can güvenliğinden endişe eden, her gün korkuyla uyanan bir birey için boşanma davası açmak sadece hukuki bir işlem değil, aynı zamanda bir hayatta kalma mücadelesidir.
Böyle bir ölüm kalım mücadelesi veren vatandaşa, doğrudan mahkemeye gidip sığınma, uzaklaştırma ve koruma kararları talep etmek yerine önce bir arabuluculuk bürosuna başvurmasını emretmek adaletin ruhuna aykırıdır. Gündemde olan yasa tasarılarında arabuluculuğun dava şartı, yani zorunlu bir ön aşama olarak getirilmesi planlanmaktadır. Bu durum anayasal bir hak olan mahkemeye erişim hakkının ve hak arama hürriyetinin açıkça kısıtlanması demektir.
Boşanma kararı alan eşler için sürecin uzaması her zaman riski artırır. Aynı çatı altında yaşamaya devam etmek zorunda kalan veya boşanma süreci uzadığı için sürekli iletişim halinde bulunmaya mecbur bırakılan eşler arasında cinayete kadar varabilen çok acı olaylar yaşanmaktadır. Zorunlu arabuluculuk süreci, tarafları haftalarca ve bazen aylarca bir odaya girmeye, görüşmeye ve uzlaşmaya zorlayarak bu şiddet sarmalını körükleyecektir. Geciken adalet hiçbir zaman adalet sağlamaz. Acil müdahale gerektiren bir kanama durumunda hastayı önce bir danışma kuruluna yönlendirmek nasıl tıbbi bir cinayetse, şiddet gören bir eşi mahkeme yerine arabulucuya göndermek de hukuki bir cinayettir.
Ayrıca kötü niyetli eşler bu arabuluculuk sürecini zaman kazanmak için çok rahatlıkla kullanabilirler. Davanın açılması geciktikçe, malları kaçırmak, bankadaki paraları başka hesaplara aktarmak, şirket hisselerini devretmek gibi hileli işlemler için onlara altın değerinde bir zaman sunulmuş olacaktır. Oysa doğrudan açılan bir davada ihtiyati tedbir kararlarıyla bu mal kaçırma eylemlerinin önüne anında geçilebilmektedir.
İstisnai Durum Olarak Mal Rejimi ve İsteğe Bağlılık
Söylediklerimden alternatif uyuşmazlık çözüm yöntemlerine tamamen karşı olduğum veya yeniliklere kapalı olduğum anlamı çıkarılmamalıdır. Bir hukukçu olarak adaletin daha hızlı tecelli etmesi için atılacak her doğru adımın sonuna kadar destekçisiyim. Aile hukukunda da arabuluculuk sisteminin kullanılabileceği, hatta çok da faydalı olabileceği spesifik bir alan mevcuttur. Bu alan boşanma gerçekleştikten sonra gündeme gelen mal rejiminin tasfiyesi, yani malların paylaşımı davalarıdır.
Eğer eşler mahkeme kararıyla kesin olarak boşanmışlarsa, velayet ve nafaka gibi yaşamsal konular mahkeme kararıyla bir güvence altına alınmışsa, geriye kalan tek şey evlilik birliği içinde edinilmiş olan evlerin, arabaların, banka hesaplarının veya şirket ortaklıklarının nasıl bölüşüleceğidir. İşte bu aşamada konu tamamen duygusallıktan ve şahsi haklardan çıkıp matematiksel, maddi ve ticari bir boyuta taşınmış olur. Mal paylaşımı davaları genellikle yıllarca süren, çok karmaşık bilirkişi hesaplamaları gerektiren ve tarafları maddi olarak çok yıpratan süreçlerdir.
Bu noktada taraflar mahkemelerde yıllarca sürünmek yerine, tamamen kendi özgür iradeleriyle, isteğe bağlı olarak bir arabulucuya başvurabilirler. Uzman bir arabulucunun eşliğinde malların değerleri belirlenip, adil bir paylaşım şeması oluşturularak bu maddi uyuşmazlık kısa sürede çözüme kavuşturulabilir. Ancak burada çok ince bir çizgi vardır. Mal paylaşımında bile olsa bu süreç kesinlikle zorunlu bir dava şartı haline getirilmemelidir. Arabuluculuk sisteminin başarısı tarafların o masaya gönüllü olarak oturmasına bağlıdır. Gönüllülüğün olmadığı, devletin kanun zoruyla vatandaşını masaya oturttuğu hiçbir sistemden gerçek bir toplumsal barış doğmaz.
Yargının İş Yükü Sorununa Gerçekçi Çözümler Bulunmalıdır
Arabuluculuk dayatmasının arkasındaki en büyük argüman, biraz önce de bahsettiğim gibi mahkemelerin iş yüküdür. Gerçekten de ülkemizde aile mahkemesi hakimleri inanılmaz bir dosya yükü altında çalışmaktadırlar. Bir hakimin günde onlarca duruşmaya çıkması, binlerce sayfa dilekçe okuması ve her bir dosya için en doğru kararı vermeye çalışması takdir edilesi bir çabadır. Duruşma günlerinin aylar sonrasına verilmesi ve bir davanın ilk derece mahkemesinde yıllarca sürmesi hem hukukçuları hem de vatandaşları mağdur etmektedir.
Fakat bu büyük sorunun çözümü, yargı yetkisini özelleştirmek veya hukuki uyuşmazlıkları mahkeme dışına itmek olmamalıdır. Sorun yapısal ise çözüm de yapısal olmalıdır. Devlet adaleti tesis etmek için gereken yatırımları yapmaktan kaçınamaz.
Yargıyı hızlandırmak ve iş yükünü azaltmak için atılması gereken gerçek adımlar oldukça nettir. Öncelikli olarak ülke genelindeki aile mahkemelerinin sayısı nüfus yoğunluğuna uygun bir şekilde acilen artırılmalıdır. Adliyelerde sadece aile hukuku alanında uzmanlaşmış, bu alanda özel eğitimler almış daha fazla hakim ve savcı görevlendirilmelidir. Hakimlerin üzerindeki yükü alacak olan pedagog, psikolog ve sosyal hizmet uzmanı kadroları genişletilmeli ve çalışma şartları iyileştirilmelidir.
Bunun yanı sıra teknolojik altyapılar daha efektif kullanılmalı, tebligat süreçleri hızlandırılmalı, ilgili kurumlardan istenecek olan banka kayıtları, tapu kayıtları veya emniyet araştırmaları elektronik ortamda çok daha hızlı bir şekilde mahkeme dosyasına entegre edilmelidir. Ayrıca vatandaşları gereksiz yere çekişmeli dava açmaya iten usul kuralları basitleştirilmeli, anlaşmalı boşanma süreçleri daha da teşvik edici ve kolaylaştırıcı hale getirilmelidir. Tüm bu adımlar atılmadan, sadece kağıt üzerinde dosyaları azaltmak için arabuluculuğu mecburi kılmak, sorunu çözmek değil sorunun üstünü örtmek demektir.
Adaletin Özelleştirilmesine Karşı Çıkmalıyız
Hukuk bir toplumun bir arada yaşama sözleşmesidir. Mahkemeler ise bu sözleşmenin ihlal edildiği durumlarda adaleti sağlayan, haksızlığa uğrayanın sığındığı en yüce makamlardır. Adaleti sağlamak devletin egemenlik hakkının ve varlık sebebinin en temel taşıdır. Bizler hukukçular olarak adaletin hiçbir şekilde özel ofislere, ticari mantıkla işleyen sistemlere veya tarafların kontrolsüz pazarlıklarına terk edilmesine rıza gösteremeyiz.
Özellikle aile gibi toplumun çekirdeğini oluşturan bir kurumun dağılması sürecinde, devletin koruyucu ve denetleyici rolü her zamankinden daha fazla hissedilmelidir. Mahkeme salonlarındaki o resmiyet, kürsünün yüksekliği ve hakimin kararlı duruşu, haksızlığa uğrayan taraf için en büyük psikolojik güvencedir. Bu güvenceyi vatandaşın elinden alıp, onu lüks plazalardaki toplantı odalarında kendi kaderiyle baş başa bırakmak sosyal devlet ilkesine vurulmuş ağır bir darbedir.
Şunu hiçbir zaman unutmamalıyız. Boşanma bir son olduğu kadar, aynı zamanda yeni hayatların, çocukların geleceğinin ve bireylerin yeniden doğuşunun da başlangıcıdır. Bu yeni başlangıcın sağlam, adil ve güvenilir temeller üzerine inşa edilebilmesi için bağımsız yargının süzgecinden geçmesi şarttır. Sadece dosyalar hızlı kapansın diye alelacele imzalatılan arabuluculuk sözleşmeleri, ileride daha büyük toplumsal patlamalara, daha derin psikolojik yıkımlara ve daha çok çözümsüzlüğe yol açacaktır.
Son Söz
Toparlamak ve sözlerimi nihayete erdirmek gerekirse, Avukat Aydın Aydar olarak yılların bana verdiği mesleki tecrübe ve vicdani sorumlulukla bir kez daha haykırıyorum. Aile hukuku bir pazar yeri, boşanma ise bir alışveriş değildir. İnsanların hayatları, umutları, acıları ve çocuklarının geleceği istatistiksel verilere feda edilemeyecek kadar değerlidir.
Kanun yapıcıların ve Adalet Bakanlığı yetkililerinin bu yasa tasarılarını hazırlarken sadece dosya sayılarına değil, o dosyaların içindeki hayatlara bakmalarını rica ediyorum. Ülkemizin kanayan yarası olan şiddet olaylarını, eşitsizlikleri ve mağduriyetleri göz ardı ederek ithal sistemleri Türk hukukuna entegre etmeye çalışmak tarihi bir hata olacaktır. Aile mahkemelerinde arabuluculuk sistemi eğer illa ki uygulanacaksa sadece ve sadece mal rejiminin tasfiyesi aşamasında ve mutlak surette isteğe bağlı olarak hayata geçirilmelidir. Bunun dışındaki her türlü zorunlu dayatma, adaletin terazisini geri dönülemez şekilde bozacaktır.
Biz avukatlar adliye koridorlarında adaletin nöbetçileri olmaya, zayıfın hakkını güçlüye karşı savunmaya ve hukukun üstünlüğünü her platformda dile getirmeye devam edeceğiz. Umut ediyorum ki sağduyu galip gelir ve aile kurumunu ticari bir mantığın insafına terk edecek bu yanlış adımlardan yol yakınken dönülür. Haklarınızın her daim güvence altında olduğu, bağımsız ve adil mahkemelerde hakkınızı arayabildiğiniz aydınlık yarınlar diliyorum. Saygı ve sevgilerimle.

Yorum Bırakın